30 Mayıs 2012 Çarşamba

Önyargıdan Uzak Dur!

İnsan olup da daha önceden görüp tanımadığı bir olgu karşısında önyargıya düşmeyenimiz var mıdır?

Önyargı öncelikle; gözümüze ulaşanlarla,
örneğin kişilerin giyim-kuşamları, jest ve mimikleri, olaylar karşısında verdikleri tepkilere ait görüntülerle bağlantılıdır...

Algıladığımız görüntüyle birlikte beynimizde birtakım imgeler oluşmaya başlar ve o anda elimizde olmadan, koşullanmış bir duygusal tutum içine gireriz. Bu esnada gördüklerimizle ilgili yargılar zihnimize ince katmanlı bir inanç olarak resmolmaktadır.

Genelde beğenmediğimiz yönleri öne çıkardığımız, ancak beğenilerimizin de yer alabileceği, kesin hüküm vermekle vermemek arasındaki o ince çizgide oluşan inancın doğruluğundan emin olmak ya da olmamak, nerede duracağına iyi karar vermek...
İşte bütün mesele bu!
Gerçek olup olmadığı bilinmemesine, elimizde herhangi bir kanıt olmamasına rağmen peşin hükme varmışsak ÖNYARGIdır adı.
Dolayısıyla; olasılık bildiren bir yargıdan ya da tahminden bahsetmiyoruz.

Önyargı için
''Olumlusu da olmakla birlikte genelde olumsuz ve eleştirel yaklaşımlarımızı kapsayan ve çoğunlukla yanılgıyla biten bir duygu'' diyebiliriz.

Tesadüfen karşılaştığımız bir kişiden, yapılan bir sürprizden, gördüğümüz bir yenilikten, yaşadığımız bir deneyimden alınacak keyfi engelleyecek bir kusur, bir paranoya haline de girebilir kolaylıkla. Hayatı zehir edebilir.

O nedenle her koşulda zor da olsa geliştirmeye çabaladığımız bir güven duygusu barınmalı içimizde. Acımasızca yargılamak yerine anlamaya, dinlemeye çalışmak, nedenleri bilmek, olumlamaya yatkın olmak.
Özellikle de başkalarının önyargılarına asla itibar etmemek!

Peki ya, önyargılarımız yargısız infaza dönüşürse..?

Ormandaki kulübesinde yalnız yaşayan, kocası yeni ölmüş hamile bir kadın, odun toplamaya gittiği günlerden birinde yaralı bir gelincik görür. Acıyıp evine getirir ve beslemeye başlar.
Gelincik öyle evcilleşir ki, kadınla bütünleşip yanından hiç ayrılmaz hale girer.
Bir-iki ay sonra doğum yapar kadın...
Tek başına yaşam mücadelesi vermek ve bebeğine bakmak zorundadır.

Aradan günler geçer. Kadın kısa bir süreliğine, kulübenin biraz ilerisine odun toplama çıkar.
Gelincik ve bebek evdedir...
Bir müddet sonra eve dönen kadın, bir bakar ki gelincik kapının önünde ve ağzı kanlar içindedir.
Aklı başından gider. Bebeğini yediğini düşünerek çıldırmış bir biçimde odunlardan birini alır ve gelinciği hemen oracıkta kanlar içinde yere serip öldürür.

Tam o esnada içeriden bebeğin sesi duyulur. Koşarak odaya yönelen kadın beşiğin içinde gülümseyen bebeğini görür. Yanı başında ise parçalanarak öldürülmüş, kanlar içinde, kocaman bir yılan vardır...


Önyargılardan ve yargısız infazlardan arınmış, aydınlık bir dünya diliyorum...
Sevgiyle...

22 Mayıs 2012 Salı

Kusursuz Bir Prenses: Charlotte Casiraghi

Genç görünmek ya da güzelleşmek uğruna neşter altına yatmış, ne kadar korkunç göründüklerinin farkında bile olmayan, birbirinin kopyası slikon kadınları görmekten öyle bıkmışım ki, geçen gün gazetede gördüğüm şu güzellik beni benden aldı:

Charlotte Casiraghi...

Doyasıya baktım resimlerine.
Hatta aile ağaçlarını sil baştan taradım. Bunu yaparken bazılarının daha doğuştan şanslı olduklarına yürekten inandım.

Bakımlı olmak, modaya uygun giyinmek, makyaj, estetik cerrahi...
Geçelim bunları...
Gerçek ve saf güzellik bambaşka bir şey. Işıl ışıl parlayan bir mücevhere benziyor Charlotte, insanın gözlerini kamaştırıyor.

O, bütün dünyanın gıpta ile izlediği, annesi Prenses Caroline'ın kopyası olan, son derece iyi bir eğitim almış, üç-dört yabancı dil bilen bir prenses...

Önyargısız ve mantık sınırları dahilinde bir önerme olarak kabul ediyorum ki; güzellik kesinlikle genetik.

Dedesi Monaco Prensi III.Rainer'ın, anneannesi Oscar ödüllü ABD'li sinema oyuncusu güzeller güzeli Grace Kelly ile evliliği; bir yandan asalet ve paranın güzelliği nasıl satın alabildiğini gösterirken; -ki bu artık modern dünya sosyoekonomik dinamiklerinde yer edinmiş pozitif bir korelasyondur- diğer yandan olayın genetikle bağlantısını, güzelliğin nasıl da kusursuz biçimde kuşaktan kuşağa aktarıldığını gözler önüne seriyor.

Şimdi ailenin hepsi birer prenses olan diğer kadınlarına bakalım.
(En son kısımda müthiş bir sürprizle karşılaşacağız.)

15 Mayıs 2012 Salı

Düşlerini Yakala!

Hayal kurmayan insan var mıdır sizce?

Yeryüzündeki milyonlarca insanın kafasından milyonlarca hayal geçmekte olduğu bir gerçek.

İnsanların neden hayal kurduğunu düşünelim.
Kimimiz ''Çok arzuladığımız bir şeye gerçek hayatta sahip olabilmeyi istediğimizden'', kimimiz hiçbir zaman sahip olamayacağını düşündükleri için dalar hayallere...
Bunu yaparken yaratıcılıkta sınır tanımayız. Olayları kurgular, sanki bir film yönetmeni gibi stüdyo ortamı hazırlar, ardından gerekli kişileri konduruveririz sahneye.

Keyfimize kalmıştır. Canımız nasıl istiyorsa öyle!
Başrolü tabii ki kendimize ayırmış, kanat takmış uçuyoruzdur adeta...

Hayal kurarken birçoğumuza sponsor gereklidir.
Bir kere şans oyunlarından yüklüce bir para kazanmak gibi bir giriş kaçınılmazdır.
Bu parayla neler neler yapılmaz ki!

Çoğu zaman güzel bir dünya turuna çıkmakla başlanır. Akla gelebilecek bütün hayaller sıralanır ardından. Kimi hayallerindeki evi inşa eder kafasında, içini istediği gibi döşer. Kimi kaliteli bir üniversitenin en gözde bölümünden, en iyi dereceyle mezun eder kendini. Kepini gökyüzüne fırlatırken alabildiğine mutludur. Kimileri ise hayallerinin prensi ya da prensesiyle görkemli bir düğünde, heyecan içinde dans etmektedir.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Gözler Kalbin Aynasıdır

Gözlerimiz...
Üzerine sayısız şarkılar yapılmış, şiirler yazılmış,
ruhumuzun dış dünyaya açılmış pencereleri...

Yorgun ve uykusuz hissettiğimizde yarı açık yarı kapalı...
Mutlu ve sevinçliyken ışıl ışıl parlayan,
öfkeli anlarımızda çakmak çakmak...

Hüzünlü anlarda buğuludur gözler.
Ve hatta; bu yüzden mi vardır göz pınarları?

Aşkla bakan, sevgiyle bakan, öfkeyle bakan, minnetle bakan, korkuyla ya da nefretle bakan,
zekâ fışkıran, boş boş bakan gözler...
Uzar gider...
Sözün özü; şarkıda söylendiği gibi sadece ''Kalbimizin aynası'' değildir gözler.
Ruhumuzun, aklımızın, beynimizin de aynası, yansımasıdır, ''Yalan nedir bilmez onlar''...

4 Mayıs 2012 Cuma

Bambu Ağacının Azmi

''Doğadaki olguların her birinde mucizevi titreşimler vardır, bilir misiniz?
Eğer onları algılayabiliyorsak, ardında var olan ışıklı çağrıları da duyuyor, bu mistik yolculuğu olağanüstü kılan şeyin özünde ''direnmek'' olduğunu anlıyoruz demektir,'' demiştim birkaç yazı öncesi...

İşte size Çinlilerin Bambu ağacı...
''Yaşamda hiçbir şey yolunda gitmiyor, istediklerim olmuyor,'' diyenlere verilebilecek en güzel örnek.

Aşamalara dikkat edelim şimdi:
Bambu tohumu toprağa ekilir. Sulanır ve gübrelenir.
Birinci yıl ne tohumda ne toprakta hiçbir değişiklik yoktur.
Sulamaya ve gübrelemeye devam edilir.
İkinci yıl boyunca da toprakta en ufak bir değişiklik yoktur.
Sulamaya ve gübrelemeye devam edilir...

Üçüncü ve dördüncü yıllarda da durum değişmez.
Fakat yine de hiç yılmadan dört yıl boyunca süregelen işlem devam eder.
Toprağın altında varlığı bilinen o tohumu sulamaya ve gübrelemeye devam edilir.
Tohum o kadar inatçıdır ki tahammül sınırlarınızı zorlamaktadır.
İnanılacak gibi değildir...
Büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam edilir.

Ve sonunda...
Beşinci yıl bitmek üzereyken bambu filiz verir.
Toprak yeşermeye başlamıştır.
Asıl inanılmaz olan bundan sonrasıdır...

3 Mayıs 2012 Perşembe

Çok Yönlü Blogger Ödülleri Töreni :)

Mim olayına geçmişte kalan bazı sebeplerden dolayı sıcak bakmıyorum. Hatta kapalıyım. Bunu bilenler biliyor.
Bilmeden mimleyenler olmuşsa durumu açıklıyor, kırmamak adına nezaketen gidip blogunda yanıtlıyorum soruları. Hoş buna rağmen yaranamadıklarım olmuyor değil. Hatta sırf bu yüzden bozulup kısa bir süre sonra izlemekten çıkaran nicelerini biliyorum :))

Neyse uzatmayayım...
Blog arkadaşlarımdan sevgili domatessuyu ve orkidela, her ikisi de beni aynı gün ''Çok Yönlü Blogger'' ödülüne layık görmüşler.
Kendilerine çok teşekkür ederim.

Ödül olayını; ''ödülü alıp blogun sağ tarafında gönderen kişinin linkiyle birlikte yayınlamak'' şeklinde uyguluyordum. Ama bu kez post yapıyorum.
Nedeni ise bloglardaki durgunluk. Belki bu şekilde dolaşım olur ve biraz canlılık gelir.

Kurallar şöyleymiş efendim:
1-Bu ödülü siz de 11 arkadaşınıza verin.
(Olayı kategorize edip bu sayıyı yukarıya çekeceğim.)